mürsel 的个人资料İçiniz Sevgiyle Isınsın照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
İçiniz Sevgiyle IsınsınNe kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, "İyi insanlar iyi atlara binip gitti" (N.F.K) 2008/9/22 KPSS Soru ve Cevapları Açıklandı2008 Kpss Ortaöğretim Soru ve cevapları yayınlandı.
Umarım dilediğiniz puana ulaşırsınız. 2007/9/12 Hoşgeldin Ya Şehri RamazanMübarek ay ve son fırsatlarımız 2007/8/31 Kalp Ve Göz
Bütün aşk hikâyelerinin en unutulmaz en heyecan verici sahnesi, sevenin sevgiliye ilk baktığı andır şüphesiz. Daha doğrusu, onun yüzünü ilk gördüğü vakit. Âşıktaki içsel değişimin başladığı an, gözün sevgiliye ilk takıldığı saniye dilimidir ve aşığın bütün biyografisi, bu “ilk bakışın öncesi ve sonrası”ndan ibarettir. Kalpte ateşin yükselmesi, aklın ve sabrın ateşe düşmesi o ilk bakış ile başlar. Kılıcın kınından sıyrılması yahut okun yaydan fırlamasıdır bu. Sevgilinin yüzü kınında bir kılıç yahut sadakta bir yay gibidir; bakış onu kınından ve sadağından çıkarır. Sevgili’nin yüzümü; aşk yangınını alevlendiren ilk kıvılcımdır. Çok sonraları kalp göze diyecektir ki, “Ben bu onulmaz derde iten sensin. Safayı sen sürdün, acıyı ben çektim. Nimet senin, zahmet benim oldu. Sen sevinirken, kaygılanan ben oldum. Bakışlarını arttırdıkça sen, dertlerimi çoğalttın benim. Zafere eren sen, hezimete uğrayan ben. Sen emirlere itaat edilen hükümdar oldun, ben senin peşinde koşan tebaan. Sen emir ben esir. Sonra devam eder: - Ey göz! Sen ikisin ben birim. İki kişinin bir ferde saldırıp onu öldürmesi zulüm değil de nedir?… Şimdi ağla o halde; etiğin zulmün cezasını çek bakalım. Göz buna karşılık ayet-i kerime ile cevap verir: “Gerçek şu ki; gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur” (Hacc 46) Göz görünce bir kez geriye ne kalır? İskender Pala 2007/8/27 Berat Kandiliniz Mübarek OlaBERAT KANDİLİ
2007/8/21 SERZENİŞNe çok kırdık birbirimizi. Ne çok anlamadık, tanımaya bile çalışmadık. Köklerimiz ve ruhumuz aslında farksızken birbirinden, neydi paylaşamadığımız?
Bunda gürültü patırtıda kaybettik şartsız tebessümü. Selamın özünü kavrayamadık. Anlatamadık birbirimize yüreğimizin dilini. Kendi kabuğumuza çekildik, vesveselerin sönük aydınlığında yorduk sevdalarımızı. Acı çektik biteviye, hem de boş yere. Kusurlarımızı unutmak için gıybet ateşlerine daldık. Uçlara talip olduk, hırslarımıza yenik düştük, dahasını istedik. Doyumsuzluklarda doyacağımızı, seraplarla kanacağımızı sandık. Sloganlaştırdık sevdalarımızı bile. Her birimiz farklı dünyalardayken aynı kalıplara sıkıştırdık duygularımızı. “On santimetrelik komşu duvarlara” sığdırdık dağlar kadar mesafeyi. Aynı çatının altında yabancılaştık yüzlerimize. Çocuklara hikayelerini vermedik. Bırakıverdik parıltılı ve acımasız çizgi filmlerin kollarına. Öldürmenin kolaylığını ve “ben” merkezli ferdiliyetçiliği aşıladık. Hormonlarla çoğalttık sebzeyi ve meyveyi. Çok renkli kof, bereketsiz mahsullerle doldurduk sofralarımızı. Tek başına oturulan ziyafetlerden neden aç kalktığımızı anlayamadık. Yorulduk tatillerde, hüzünlendik bayramlarda, garipleştik yaşlılıkta, yalnızlaştık kalabalıklarda. Birkaç yüz kelimeyle konuştuk nasıl anlatabildiysek. Bari becerebilseydik susmayı. Mücadeleye verdiğimiz enerjiyi, tanışmaya sarf etmedik. Keşfedeceğimiz değerler bizi çokça şaşırtabilirdi oysa. Biraz cesur olabilseydik, - en azından birbirimizin gözleri içine bakacak kadar – abartılı korkularımızın yersizliğini de görebilirdik. Şafakta gün doğumlarını izlemedik. Bereketi taşıyan taze sabahların sırrını kaybettik uykunun esaretli kollarında. Dikkatimizi çekmedi boyayla kapatmaya çalıştığımız beyaz tellerden çok siyah saçların varlığı. Havai fişeklere sevindiğimi kadar şaşırmadık yıldızların kaymasına. Tepemize inecekken yüzlerce kaya, neden yanıp da kül oluverdiklerini düşünmedik. Sevmenin ve sevilmenin gölgesini tadabilmek için bir ömür vermeyi göze alabildik, ama fark edemedik şah damarımızdan daha yakında duran gerçek aşkı. Kaçan onca fırsat, giden onca gün. Bari kendimize olsun itiraf edebilseydik. Biraz olsun bulaşmadık mı en azından birkaçına? Biraz olsun saflığımızı yitirmedik mi? Böyle mi olmalıydık bizler; kilimlerde bile ilmek ilmek sevgi dokuyan erenlerin torunları. Sabır ve duanın ümitleri suladığı iklimin insanları. Gülistanlarına yetmişiki milleti çağıran evliyaların mirasçıları. Gün görmüş koca bir ömrün dile gelip dediği gibi, Sahi, “biraz olsun yaşarken ölmedik mi?” 2007/8/5 Voltaire’den Hoşgörü Duası
Ey, bütün var edilmişlerin, Neyleyim!
2007/7/26 En Son Kimi Ne Zaman Özlediniz?
Bazı duyguları hiç özler misiniz! Özlerseniz belki o kaçırdığınız duygulara yeniden kavuşabilirsiniz diye düşünüyorum. Önce bizzat özlemek fiili ile başlayalım. En son kimi ne zaman özlediniz? Bir yerde rastladığımız eski bir arkadaşa sarf ettiğiniz sözleri kast etmiyorum. -Nerelerdesin, özlemiştim seni! -Aynen ben de öyle, seni merak ediyordum, bir süredir ortalıkta yoksun. -Görüşelim. -Muhakkak görüşelim, arayı bu kadar uzatmayalım! Öptüm. -Mutlaka ara beni, yoksa küserim! * Katiyen yukarıdaki yaklaşım benim kastım değil. Bu sözler tekrar tekrar yaşadığımız karşılıklı sahtekârlığın dışa vurumu. Sahtekârlığı iki taraf da yaptığı için kimsenin kimseyi yüzlemesi mümkün değil. Hatta sizi izleyenler de sık sık benzer sahtekârlıklara başvurdukları için çevredekilerin sizlere: -Bre sahtekârlar! Birbirinizi özleseydiniz çoktan birbirinizi arardınız, demesi mümkün değil. * Sorum basit. Etrafta hiç kimse yokken, kendi kendinize özlediğiniz kişiyi hatırladığınız, özlemin içinize oturduğu, burnunuzun sızladığı, gözlerinize iki damla yaşın biriktiği durum en son ne zaman oldu? Ne zaman? En son ne zaman bir insanı, hatta bir hayvanı veya bitkiyi gerçekten özlediniz? En son ne zaman hasret içinizi kavurdu? Gözlerinize yaşlar doldurdu? Burnunuzu fena halde sızlattı? Ne zaman? Ben giderek özleme yeteneğimizi kaybettiğimizi düşünüyorum. Sanki dünyada özlemeye değer hiçbir insan yok. Sanki birini özlemek 21. yüzyıla yakışmıyor. Sanki bu dünyada özlem tedavülden kalktı. * Ancak, özlediğim bir insan olmayınca sanki kimse de beni özlemiyor gibi bir duyguya kapılıyorum. Özlemeden ve özlenmeden yaşamaya başlayınca da sanki hayatın anlamı tamamen yitiyor. Ulaşılacak kimsesi olmayan bir insan boşluğa çakılmış gibi durmaz mı? * Saatlerdir beklediğiniz tren nihayet perona giriyor, üfleye püfleye duruyor, son dumanını havaya saldıktan sonra sesi tamamen kesiliyor. Ellerinde valizler, insanlar yavaş yavaş trenden inmeye başlıyorlar. O yok! Aman Allah’ım o yok! Giderek trenden inen insanlar seyreliyor. Peronda tam tek tük insan kaldığı sırada, trenin merdivenlerinde gözüküyor. O zaman hatırlıyorsunuz. Hep böyle arkaya kalır. İster istemez bir tebessüm dudaklarınıza yerleşiyor. Göz göze geliyorsunuz. İşte o, her şeye bedel gülümseme yine karşınızda. Size kavuşup sarılana kadar geçen ‘an’ın tadına hayatta başka ne zaman varacaksınız? Hatta bir daha böyle bir ‘an’ yaşayabilecek misiniz? Yüreğiniz sanki ağzınızdan çıkacak, sarıldığında kokusu ciğerinize dolacak, farkına varmadığınız iki damla yaş gözlerinizden onun yanaklarına akacak. ‘‘O an için ömür bile verilir!’’ Özlemeyi, özlenmeyi çok özlüyorum! Cüneyt Ülsever 2007/7/24 Güzel İnsanların Gücü
Güzel insanların gücü, herkesi güzel bilmelerinden ve güzel görmelerinden kaynaklanır. Güzel insanlar toplumların kutup yıldızlarıdır. Kutup yıldızı ayrım göstermeden herkese yol gösterir. 2007/6/3 Geciktik mi?..''göster bana yaralarini, hangimizinki daha büyük bakalim''
geciktik galiba bazi seyler icin, hep sonradan yapiyoruz nedense hesabini yitirdiklerimizin.. kac gönül yarasi, kac kirik kalp, kac geride birakilan.. hangimizin yaralari daha derindi? hangimizinki daha büyük? Ben kendi yaralarimin hesabini hic tutamadim, daha derinlesmesinden korktum belkide.. Simdi o uzaklarda, mutlu, yeniden basladi belki herseye.. Yeni bir yara olasada benim icin artik, onun yarasi kanamiyor.. Banada tuhaf geliyor ama.. Kanamiyor..... 2007/3/30 (¯`»KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN «´¯)Allah Resûlü'nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün bizim için de bir kutlu bayramdır. Çünkü biz, Rabbimizi O'nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O'ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O'nun mesajlarıyla duyup anladık. O'nun ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. eşya ve hâdiseler de, âdeta Hakk'ı söyleyen ve Hakk'a çağıran birer bülbül kesildi.. O'nun gelişiyle, yaslı çehrelerdeki keder çizgilerinin yerini en içten tebessüm emareleri aldı.. O'nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, "ebedî yokluk" korkusunun ruhlarımızdaki te'siri kırıldı; sonsuzluk isteyen sînelerimize dost ikliminden vuslat muştuları gelip ulaştı. Evet, bir insanın ötelere imanla gitmesi ve cennete ehil hale gelmesi onun adına bir bayramdır. Getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa cennet ve cehennemi tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Resûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumu ise bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır. Fakat acaba biz, bütün insanlığa bir kurtuluş fermanı getiren Habîb-i Ekrem Efendimiz'i kendi büyüklüğü ölçüsünde sevebildik mi? "Kutlu Doğum" dediğimiz mevlid-i şerifi, O'nunla irtibatımızı ortaya koyma adına gerektiği gibi değerlendirebildik mi? Zannediyorum, bu sorulara "evet" cevabı vermemiz zordur. Gerçi, şimdiye kadar, merasim türünden çok mevlit okumuş/okutmuşuzdur; üç-beş ses sanatkârı ve ilâhîci ile o geceye bir nağme katmışızdır; biraz lokum ve birkaç şişe gülsuyuyla gönüller almışızdır; ama maalesef bunlar kat'iyen O'nun büyüklüğüne yaraşır şekilde ve O'na karşı, sevgi, vefâ, sadakat duygularını coşturacak seviyede olmamıştır. Mevlid O'nu anlatmalı Tabiî ki Kutlu Doğum'la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma pek çok hayıra vesile olabilir. Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete dökmemek, gırtlak ağalığı yapmamak, riya ve süm'alara girmemek ve gösterişten kaçınmak çok önemlidir. Allah'ı ve Efendimiz'i anma mevzuunda samimi olmaya çok dikkat etmek lazım. İnsan, hiçbir zaman içinden gelmeyen şeyi söylememeli; mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmelidir. Şuurundan vize alamamış sözleri gün yüzüne çıkarmamalı; riyakârlık ifade eden sesleri sineye gömmeli ve asla kimseye duyurmamalıdır. Mevlid okuyan da, ilahi söyleyen de ve birkaç kelam ederek o günün ehemmiyetini dile getiren de mutlaka çok samimi olmalıdır. O güne ve o sözleri söylemeye önceden çok iyi hazırlanmalıdır. Va'z etmeye giden bir insanın, "Aman gözüme bir leke girmesin, kulağıma bir kir bulaşmasın, kafam dağılmasın; aman bir günahkâr olarak halkın karşısına gitmeyeyim!" diyerek, dikkat ve teyakkuz içinde camiye yürümesi gibi –ki va'z u nasihatin mü'min kalblerde mâkes bulması adına bu çok önemlidir– mevlid programlarında vazife alan insanlar da samimiyet ve ihlâsa çok dikkat etmelidir. Halkın karşısına süslü-püslü şeylerle değil, samimiyetle lebriz edilmiş bir gönülle, kalbin süs ve zinetiyle çıkmalıdır. O'nun bülbülleri olmak gerek Ayrıca, o tür programlarda seslendirilecek ilahi ve kasidelerde de böyle bir zenginliğe ihtiyaç var. Sadece Yunus Emre'yle yetinme, yalnızca Niyaz-ı Mısrî'ye takılıp kalma da o mübarek toplanmaları matlaştırabilir. Günümüzün insanı çok farklıdır. Dünkü sözler çok samimi de olsa bugünün insanına avamca gelebilir. Dün çok güzel şeyler söylendiği gibi bugün de söylenmektedir; yarın da çok güzel sözler söylenecektir. Aynı ifadeleri aynı üslup içerisinde tekrar edip durma ve bu şekilde bir araya gelmiş olma marifet değildir; asıl mesele, Efendimiz'in viladetini gerçek bir bayram olarak duyma ve duyurma; O'na vuslat duygusuyla dolma ve gönüllerde O'nun vuslatına iştiyak uyarma; dua ederken de aynı coşkuyla el kaldırma ve kalblerin bamteline dokunma.. nihayet, insanlarda bir heyecan tufanı oluşturma ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o an gökten iniyormuş gibi bir ruh haleti hâsıl etmektir. Hani Arif Nihat Asya der ya; "Gel, ey Muhammed, bahardır... Dudaklar ardında saklı Aminlerimiz vardır!.. Hacdan döner gibi gel; Mi'raç'tan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır!" İşte, öyle yeni bir ses olmalı, bambaşka bir soluk ve derin bir heyecanla program ortaya konmalı; nihayet, orada hazır bulunanlar gönülden yakarışa geçmeli ve "Mi'raç'tan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır!" demeli. Diğer önemli bir husus da, bu programların aynı zamanda bir mesaj vermeye matuf olmasıdır. Mevlit, ilahi, kaside ve şiirler zihinleri hazırlamalı, ruhlarda heyecan hâsıl etmeli; daha sonra da önceden çok iyi belirlenen bir mesajla program hitama erdirilmeli. Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerinden bir husus anlatılmalı; O'nun "cevâmiü'l-kelim" dediğimiz az söz ile çok manayı ifade eden hadis-i şeriflerinden biri nakledilmeli ya da ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir husus dile getirilmeli. Fakat, verilmek istenen mesaj gibi o mesajı seslendirecek olan insan da önceden belirlenmeli.. sadece sesi ve nefesi gür, ilmi derin kimselere değil, aynı zamanda kalbî heyecanları coşkun ve gönlündeki Peygamber sevgisi engin insanlar bulunup onlara söz hakkı verilmeli. O insanlar da, öyle mübarek bir program için çok ciddi ön hazırlıklar yapmalı, gönüllerini ortaya koymalı ve konuşurken bile o işin hakkını verememe mahcubiyetiyle M. Akif gibi, "Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, ya Resûlallah, Kulun şeydâdır amma, açtığın vadide şeydâdır!" deyip inlemeliler. Ya da İslam'ın garipliğini ve ümmetin kimsesizliğini vicdanlarında duyup Ulu Dergâh'a yönelmeliler. ÖZETLE 1- Allah Resûlü'nün yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün bizim için bir kutlu bayramdır. Çünkü biz, Rabb'imizi O'nunla tanıdık. 2- Mevlid'le alâkalı faaliyetler mutlaka yapılması gereken işlerden değildir. Ancak, bir kere daha Efendimiz'i anmak ve nûrefşan mesajını başkalarına anlatmak çok önemlidir. 3- Allah'ı ve Efendimiz'i anma mevzuunda çok samimi olmak lazım. İnsan, mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmelidir. 2007/3/1 Farkında" Olmalı İnsan...
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı. Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını Fark Etmeli. Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahrete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu FarkEtmeli. Henüz Bebekken "Dünya Benim!"Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların "Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!" Dercesine Apaçık Kaldığını Fark Etmeli. Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli. Azrailin Her An Sürpriz Yapabileceğini, Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini Fark Etmeli İnsan Ve Ölmeden Evvel Ölebilmeli. ? Eşref-İ Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu Fark Etmeli. Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde Eşine "Seni Çok Seviyorum!" Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü Fark Etmeli. Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini Ama Arka Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu Fark Etmeli. Zenginliğin Ve Bereketin Sofradayken Önünde Biriken Ekmek Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini Fark Etmeli. Annesinden Doğarken Tertemiz Teslim Aldığı Gırtlağını 60-70 Yıl Sonra Sigara Yüzünden Azrail'e Soba Borusu Gibi Teslim Etmenin Emanete Hıyanet Sayılacağını Fark Etmeli. 63 Yıllık Ömründe Hiç Karnı Doymayan Bir Peygamber'in Ümmeti Olarak Aşırı Beslenme Yüzünden Sarkan Göbeğini Fark Etmeli.
FARK ETMELİ, FARK ETMELİ, FARK ETMELİ İNSAN.... Ömür Dediğin Üç Gündür, Yazı Arzu arkadaşımızın sayfasından aldım buradan ulaşabilirsiniz.
2006/11/23 Öğretmenlerim hepinizin ellerinden öpüyorumTüm Öğretmenlerimizin Öğretmenler gününü kutlarım.. 2006/11/15 Okuyun hayatınızda değiştirmeniz gereken birşeyler olabilir;)Okuyun hayatınızda değiştirmeniz gereken birşeyler olabilir;)Allah’ın sevgili kullarından biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir: “Sabah olunca, karşına ilk çıkanı ye, ikinci çıkanı sakla, üçüncü çıkanın dileğini kabul et, dördüncü geleni üzme, beşinciden de kaç!” Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı. Kendi kendine şöyle dedi: Rabbim bana bunu yememi emretti. Sonra şöyle dedi: Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez. Onu yemeye karar verdi. Dağa doğru yürüdü. Yaklaştıkça dağ küçüldü. Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü. Onu tutup yedi, baldan tatlı buldu. Allah’a hamdetti, yürüyüp gitti. Karşısına altından bir leğen çıktı. Şöyle dedi: Rabbim, bunu da saklamamı emretti. Bir çukur kazdı, onu gömdü. Yürüdü, az gittikten sonra dönüp baktı. Leğen toprak yüzüne çıkmıştı. Geri döndü, tekrar gömdü. Biraz gitti; baktı ki, yine çıkmış bir daha gömdü, yine toprak üstüne çıktı. Kendi kendine, “Ben emredileni yaptım.” diyerek bırakıp gitti. Karşısına bir kuş çıktı. Peşinden bir şahin onu kovalıyordu. Kuş ona şöyle dedi: “Ey Allah’ın sevgili kulu, beni sakla. Bana yardım et.” Onu aldı. Koynuna sakladı. Peşinden şahin geldi; şöyle dedi: “Ey Allah’ın sevgili kulu, ben açım. Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim. Onu yakalamak istiyorum. Kısmetime engel olma. Kendi kendine şöyle dedi: “Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi, yaptım. Dördüncüyü üzmemem emredildi. Şimdi ne yapacağım? Bu işe şaştı. Sonra bıçak aldı; kendi uyluğundan bir parça et kesti, şahine attı; o da kapıp kaçtı. Daha sonra kuşu saldı. Bundan sonra, yürüyüp gitti. Kokmuş bir leş gördü. Onu da bırakıp kaçtı. Akşam olunca şu duayı yaptı: “Ya Rabbi, emrini yerine getirdim. Bu işlerin manası ne ise bana bildir.” Daha sonra, rüyasında şöyle anlatıldı: “Birinci görüp yediğin öfkedir. Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa, baldan tatlı olur. İkincisi iyi amelindir. Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar. Üçüncüsü, sana bırakılan bir emanettir, ona hıyanet etme. Dördüncüsü şudur: Bir insanın sana bir dileği ulaşırsa, onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun. Beşincisi gıybettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç. Şüphesiz her şeyi bilen Allah’tır.”
Kevser kardeşime teşekkürler... http://kevser.spaces.live.com/
2006/10/19 İyi BayramlarYine bir Ramazan Bayramına kavuştuk çok şükür....
Bayram deyince adklınıza ne geliyor?
En başta benim aklıma gelen çocuklar, Yüzü gülen Çocuklar, el öpmeler büyüklerimizin ellerinden öpmek küçüklerimizin başını okşamak, çok zor olmasa gerek. bu duyguları her an yaşamak
Nice bayramlara hep beraber umarım...
Büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öperim...
selam sevgi ile 2006/2/13 Seni Seviyorum2006/2/10 İNSAN
2006/1/28 Sen Olmasaydın
Sensin bu gönlümün yönü mekanı
Aşık Sefai Bu şiiri bizimle paylaşan Emin abiye teşekkürler 2005/12/26 adı Aşk olmalı
Hayat ellerimizle sildiğimiz bir oyun mu? Başrolünü benimsemek yerine sahneden çıkardığımız başarılı aktörün oyununa son vermek mi?
Her şeyi görüp veya öyle zannedip hangi sahnenin oyununu silmek, Bu yaşamı benimsemek mi? daha ağır yoksa kıyılarda gizlenmek mi? Daha cazip doğrudur, belki sakin bir limanın yüreklerde hasretle arzulandığı, peki ama fırtınaları hangi ses notası dindirir? Karşı kıyıda yanan sevginin kendisi değilmiydi, hani özleme dert yanan, unutulduk diye sızlanan, Ey dertli yüreğim susmak kabullenmek olmalı, Sevgi muhabbetin kollarında ısınmalı, Burkan, yaramı deşen, Umudun kanadına sinen gelip uzaklardan ta içime giren, hiç bitmeyen sevdanın adı olmalı, gül kokusuyla okşayan yaramı merhem sevdama taze gülleri saran adı AŞK olmalı Güzel İnsan Biricik Dost Rabiş e Sevgilerimle Bewlki uzaktasın ama hep kalptesin arkadaş 2005/11/23 Değerli Arkadaşım Erdoğan'a |
|||||||||||||||||||||||||||
|
|